Dijital deliller artık neredeyse her uyuşmazlığın merkezinde yer alıyor. WhatsApp yazışmaları, e-postalar, ekran görüntüleri, kamera kayıtları, ses kayıtları ve sosyal medya paylaşımları; hem hukuk davalarında hem de ceza yargılamasında sıkça ileri sürülüyor.

Ancak yapay zekâ teknolojilerindeki hızlı gelişim, özellikle deepfake üretiminin kolaylaşmasıyla birlikte, yeni bir soruyu çok daha kritik hâle getirdi: Bir dijital delilin gerçekliği ve güvenilirliği nasıl tespit edilecek?

Bugün artık mesele yalnızca “dijital delil var mı?” sorusu değildir. Asıl mesele; bu delilin değiştirilip değiştirilmediği, bağlamından koparılıp koparılmadığı ve yapay zekâ ile üretilmiş ya da manipüle edilmiş olma ihtimalinin nasıl değerlendirileceğidir.

Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nun (Kurum) üretken yapay zekâya ilişkin rehber ve değerlendirmelerinde de, bu teknolojilerin kişisel veriler ve mahremiyet bakımından doğurduğu riskler vurgulanmaktadır. Her ne kadar bu değerlendirmeler doğrudan delil hukukuna ilişkin olmasa da, dijital içeriklerin güvenilirliğine yönelik değerlendirmede uygulamaya önemli bir farkındalık çerçevesi sunmaktadır.

I. Hukukta Dijital Delil Ne Demektir?

Dijital verilerin “resmî belge değilse değersiz” olduğu yönündeki düşünce, uygulamada en sık karşılaşılan yanılgılardan biridir. Oysa HMK m. 199, uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metinleri belge kapsamında değerlendirmekte; fotoğraf, film, görüntü ve ses kayıtları ile elektronik ortamdaki verileri de aynı kapsamda ele almaktadır. Ayrıca HMK m. 202 çerçevesinde, bazı elektronik içerikler delil başlangıcı niteliğiyle de önem kazanabilmektedir. Bu nedenle WhatsApp yazışmaları, e-postalar, ekran görüntüleri ve benzeri dijital içerikler baştan değersiz sayılmaz; ancak ispat güçleri somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilir.

Burada esas ayrım şudur: Bir dijital içeriğin dosyaya sunulabilir olması ile yüksek ispat gücüne sahip olması aynı şey değildir. Mahkeme yalnızca içeriğin varlığına değil; delilin elde ediliş biçimine, aidiyetine, bütünlüğüne ve güvenilirliğine de bakar. Nitekim elektronik posta ve mesaj çıktılarının delil başlangıcı olarak kullanılabilmesi için, bunların gerçekten karşı tarafça gönderildiği hususunda tereddüt bulunmaması gerektiği Yargıtay uygulamasında açıkça vurgulanmaktadır.

II. Dijital Delillerde Mahkemenin Denetlediği Temel Ölçütler

Dijital deliller bakımından belirleyici ölçütler, çoğu zaman birkaç başlık altında toplanır: hukuka uygun elde ediliş, aidiyet, bütünlük, bağlam ve doğrulanabilirlik.

İlk olarak, delilin hukuka uygun şekilde elde edilmesi gerekir. Anayasa m. 38/6 ve CMK m. 217/2 çerçevesinde, hukuka aykırı biçimde elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağı kabul edilmektedir. Ceza Genel Kurulu kararlarında da, hukuka uygun elde edilmeyen delillerin ispat aracı olarak kullanılamayacağı; ayrıca hükme esas alınan ve reddedilen delillerin karar gerekçesinde açıkça gösterilmesinin zorunlu olduğu vurgulanmaktadır.

İkinci olarak, dijital içeriğin kime ait olduğunun ortaya konulması, yani aidiyet meselesi önem taşır. Bir mesajın veya ekran görüntüsünün dosyaya sunulması tek başına yeterli değildir; içeriğin karşı tarafa ait telefon, hesap veya hat ile somut biçimde ilişkilendirilebilmesi gerekir. Aksi hâlde delilin ispat gücü belirgin şekilde zayıflar.

Üçüncü olarak, içerik bütünlüğü ve bağlam değerlendirmesi yapılmalıdır. Kırpılmış, parçalanmış veya öncesi-sonrası bulunmayan kayıtlar, çoğu zaman sağlıklı bir hukuki değerlendirmeye elverişli değildir.

Son olarak doğrulanabilirlik önemlidir. Gerektiğinde cihaz incelemesi, üst veri (metadata) değerlendirmesi veya bilirkişi incelemesi yapılabilmesi, dijital delilin güvenilirliğini ve ispat gücünü artırır.

III. WhatsApp Yazışmaları Delil Olabilir mi?

WhatsApp yazışmalarının yargılamada delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı, uygulamada en çok tartışılan konulardan biridir. Genel olarak bu tür yazışmalar delil olarak ileri sürülebilse de, her ekran görüntüsünün veya mesaj çıktısının aynı ispat gücüne sahip olduğu söylenemez.

Yargıtay kararlarında, WhatsApp yazışmalarının somut olayın özelliklerine göre belge veya delil başlangıcı olarak değerlendirilebildiği görülmektedir. Kararlara yansıyan yaklaşım, bu tür yazışmaların tek başına ve soyut biçimde değil; aidiyet, içerik bütünlüğü ve diğer delillerle birlikte değerlendirilmesi gerektiği yönündedir. Nitekim yazışmaların dekont, teslim kaydı, e-posta trafiği veya tanık beyanı gibi unsurlarla desteklenmesi hâlinde ispat değerinin belirgin şekilde arttığı kabul edilmektedir. Bu kapsamda Sakarya BAM 7. Hukuk Dairesi, mesajlaşma yapan numaraların taraflara ait olup olmadığının GSM operatörlerinden araştırılması; mesajların tarafların telefonundan gönderildiğinin tespiti hâlinde, yazışmaların delil başlangıcı olup olmayacağının ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Buna karşılık Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2023/287 E., 2023/1549 K. sayılı kararında; davacının telefonunda yazışmaların bulunmadığı, hangi hattan gönderildiğinin tespit edilemediği ve yalnızca ekran görüntüsü şeklinde sunulan içeriklere itibar edilemeyeceği ifade edilerek, WhatsApp çıktılarının delil başlangıcı niteliğinde olmadığı kabul edilmiştir. Aynı kararda, elektronik mesaj çıktılarının delil başlangıcı sayılabilmesi için, bunların gerçekten karşı tarafça gönderildiği hususunda tereddüt bulunmaması gerektiği özellikle vurgulanmıştır.

Sonuç olarak WhatsApp yazışmaları, birçok uyuşmazlıkta önemli bir delil niteliği taşıyabilir; ancak ispat gücü, aidiyetin ortaya konulmasına ve içeriğin başka delillerle desteklenmesine bağlı olarak değişir. Tek bir ekran görüntüsü çoğu zaman yeterli görülmeyebilir; buna karşılık numara aidiyeti, cihaz incelemesi ve dekont gibi somut verilerle desteklenen yazışmalar çok daha güçlü bir ispat vasıtası hâline gelebilir.

IV. Ses Kayıtları ve Kamera Görüntülerinin Delil Değerinde Belirleyici Ölçüt: Elde Ediliş Yöntemi

Ses kayıtları ve kamera görüntüleri, bazı uyuşmazlıklarda yüksek ispat değerine sahip olabilecek nitelikte delillerdir. Ne var ki bu kayıtların hukuki değeri, yalnızca içeriğine göre değil; hangi koşullarda, hangi amaçla ve hangi yöntemle elde edildiğine göre belirlenir. Bu nedenle uygulamada tartışma çoğu kez kaydın neyi gösterdiğinden önce, elde ediliş biçimi üzerinde yoğunlaşır.

Özellikle özel hayatın gizliliğiyle temas eden alanlarda habersiz yapılan kayıtlar ciddi hukuki risk doğurabilir. Uygulamada tarafların, “haklılığını ispatlama” amacıyla hareket ederken farkında olmadan hukuka aykırı delil ürettiği de görülmektedir. Oysa delilin içeriği etkileyici olsa dahi, elde edilme yöntemi hukuka aykırıysa mahkeme nezdinde beklenen sonucu vermeyebilir.

Bu nedenle ses ve görüntü kayıtları bakımından temel yaklaşım şu olmalıdır: “Ne kaydedildi?” sorusu kadar, “hangi şartlarda kaydedildi?” sorusu da belirleyicidir. Medeni yargılamada HMK m. 189/2; ceza yargılamasında ise CMK m. 217/2 ve ilgili hükümler çerçevesinde hukuka aykırılık itirazı belirleyici olabilir. Ayrıca hukuka aykırı kayıt alma eylemi, bazı durumlarda yalnızca delilin reddi sonucunu doğurmakla kalmaz; özel hayatın gizliliği, haberleşme ve kişisel verilerin korunması bakımından ayrıca cezai ve hukuki sonuçlar da gündeme getirebilir.

Burada tüm kayıtları tek bir kategori içinde değerlendirmemek gerekir. Nitekim Yargıtay’ın bir kararında, eşin telefonundaki Skype yazışmalarına ait ekran görüntülerinin sırf delil oluşturmak amacıyla hukuka aykırı şekilde elde edildiğinden söz edilemeyeceği ve dosyaya sunulan bu delilin hükme esas alınabileceği kabul edilmiştir. Buna karşılık başka bir kararda, eşin telefonuna casus program yüklenerek haberleşme içeriklerinin kaydedilmesi ve üçüncü kişilere dinletilmesi, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilmiştir. Yine Ceza Genel Kurulu kararlarında, ani gelişen bir durum olmaksızın plan yaparak veya kurgu oluşturarak başkalarının görüntü veya seslerinin kayda alınması hâlinde bu kayıtların delil niteliği bulunmadığı ve özel hayatın gizliliği kapsamında suç teşkil edebileceği vurgulanmıştır.

Dolayısıyla ses ve görüntü kayıtlarında belirleyici olan, yalnızca kaydın neyi gösterdiği değil; hangi yöntemle, hangi amaçla ve hangi koşullarda elde edildiğidir. Aynı nitelikte görünen iki kayıt, sırf elde ediliş şekli nedeniyle tamamen farklı hukuki sonuçlar doğurabilir.

V. Deepfake Riski, Dijital Delil Hukukunu Neden Daha Kritik Hâle Getirdi?

Deepfake teknolojilerinin yaygınlaşması, dijital delillerin değerlendirilmesinde güvenilirlik ve teknik doğrulama denetimini çok daha önemli hâle getirmiştir. Bugün teknik imkânlar sayesinde bir kişinin sesi taklit edilebilmekte, görüntüsü başka bir içeriğe yerleştirilebilmekte veya gerçekte hiç söylemediği sözler söylenmiş gibi gösterilebilmektedir. Bu durum, özellikle ses ve görüntü kayıtlarının ispat değeri bakımından daha dikkatli bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Bu gelişmeler, hukukun aradığı ölçütleri değiştirmemiş; ancak bu ölçütlerin uygulanmasını daha hassas hâle getirmiştir. Artık bir ses kaydının, video görüntüsünün veya ekran içeriğinin yalnızca mevcut olması yeterli görülmemekte; içeriğin aidiyeti, bütünlüğü, bağlamı ve üzerinde bir müdahale olup olmadığı da ayrıca incelenmektedir. Bu nedenle aidiyet, bütünlük, bağlam, doğrulanabilirlik ve hukuka uygun elde ediliş gibi kriterler, yapay zekâ destekli manipülasyon ihtimalinin bulunduğu durumlarda daha da dikkatli değerlendirilmelidir. Nitekim yargı kararlarında da, dijital kayıtlar üzerinde oynama yapılabilme ihtimali nedeniyle bu tür verilerin mutlak ve kesin delil olarak kabul edilmediği; ancak diğer delillerle birlikte ispata yardımcı olabileceği yönünde değerlendirmelere rastlanmaktadır.

Bu çerçevede özellikle ses ve görüntü delillerinde, gerektiğinde orijinal dosyanın incelenmesi, üst veri (metadata) değerlendirmesi ve bilirkişi incelemesi gibi teknik doğrulama araçları önem kazanmaktadır.

VI. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Dijital deliller bakımından en sık yapılan hatalardan biri, içeriğin orijinal hâlinin korunmaması ve yalnızca ekran görüntüsüyle yetinilmesidir. Oysa dijital delilin ispat gücü, çoğu zaman içeriğin nasıl muhafaza edildiğiyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle orijinal dosya, mesaj, kayıt veya cihaz mümkün olduğu ölçüde korunmalı; konuşmaların öncesi-sonrası silinmemeli ve tarih ile içerik akışını bozabilecek müdahalelerden kaçınılmalıdır.

Bunun yanında, tek bir ekran görüntüsüne dayanmak yerine, içeriğin aidiyetini ve bütünlüğünü destekleyebilecek diğer verilerin de birlikte değerlendirilmesi gerekir. Gerekli hâllerde orijinal cihazın muhafazası, üst veri (metadata) incelemesi, bilirkişi değerlendirmesi ve muhafaza zincirinin (chain of custody) korunması, delilin güvenilirliğini güçlendirebilir. En önemlisi ise delil elde etme amacıyla hukuka aykırı yöntemlere başvurulmamasıdır. Zira hukuka aykırı biçimde elde edilen bir kayıt, yalnızca delil değerini zayıflatmakla kalmayıp ayrıca farklı hukuki ve cezai sorumlulukları da gündeme getirebilir.

VII. Sonuç

WhatsApp yazışmaları, ses kayıtları, kamera görüntüleri ve diğer dijital içerikler, modern yargılamada önemli delil araçları arasında yer almaktadır. Ancak bu delillerin hukuki değeri, yalnızca dosyaya sunulmuş olmalarından değil; hukuka uygun biçimde elde edilmelerinden, gerçekten ilgili kişiye aidiyetlerinin ortaya konulmasından, içerik bütünlüklerini korumalarından ve gerektiğinde teknik olarak doğrulanabilmelerinden kaynaklanır.

Bugün belirleyici olan soru artık yalnızca “Bu kayıt mevcut mu?” değildir. Esas mesele, bu kaydın güvenilirliğinin, aidiyetinin ve bütünlüğünün nasıl ispatlanacağıdır.

Hukuki Uyarı: Bu yazı genel bilgilendirme amaçlıdır. Dijital delillerin hukuki değeri; uyuşmazlığın niteliğine, delilin elde ediliş yöntemine, sunuluş biçimine ve somut olayın özelliklerine göre değişebilir. Somut olay bakımından profesyonel hukuki değerlendirme alınması önemlidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir